2 Mayıs 2013 Perşembe

Tanıtım: NCIS: LA

Amerikan dizi sektöründe spin-off dedinilen uzantı değimiz dizilerin yaygın olduğu bir tür varsa, o da kesinlikle polisiyedir. CSI‘dan 2 dizi, Law and Order‘dan çok daha fazlası derken 2009 yılında karşımıza -bu bildiri yazıldığı sıralarda Amerika’nın  en çok izlenen dizisi olan- NCIS‘in de bir uzantısı çıktı. Ben de hazır NCIS tanıtımını yapmışken aileye, çocuğuyla devam edeyim dedim. Eğer NCIS: LA nasıl bir şey derseniz, buyurun yazının devamına.

Uzun ismiyle Naval Criminal Investigative Service: Los Angeles, Türkçe haliyle Deniz Kuvvetleri Kriminal Araştırma Servisi: Los Angeles, yani bizim bildiğimiz haliyle NCIS: LA, halihazırda hayatımızda olan pek çok polisiye gibi her bölümü farklı bir olayın üzerine kurulu bir polisiye.
NCIS, 1995-2005 yılları arasında 10 sezon süren JAG adlı bir başka CBS polisiyesinden türetilmişti. Tıpkı NCIS’teki ana karakterlerin, JAG’ın devam eden 8. sezonundaki 2 bölüme (8×20 ve 8×21) konuk olması gibi, NCIS: LA’deki karakterlerin de NCIS’in 2 bölümüne (6×22 ve 6×23) konuk olmasıyla uzantının altyapısı oluşturuldu.
Not: NCIS, ülkemizde Digitürk bünyesindeki Dizimax Vice kanalı tarafından yayınlanıyor. Ama Fox Crime‘ın bünyesinde de farklı sezondan giderek yayınlanmakta. Ayrıca, Amerika’da başlangıcından beri geçen 4 yıl boyunca, saatinde hiç değişiklik yaşamadı. Salı günü 21:00′da, NCIS’in hemen ardından yayınlanıyor.
Giriş kısmını burada kesip, dizinin konusuyla devam edelim:
NCIS: LA de açılımından da anlaşılabileceği üzere, temelinde Deniz Kuvvetleri üzerine kurulu bir dizi. Ama CSI’larda olan durumun aksine, Washington merkezli atası NCIS’in Los Angeles versiyonu olduğu da tam olarak söylenemez. Yani, NCIS, daha çok deniz kazaları, denizaltılar, çevreciler tarzından giden bir diziyken, NCIS: LA’de ulusun güvenliği için tehdit oluşturan, tehlikeli ve bir türlü ele geçirilemeyen suçluları yakalamakla yükümlü, gizli görevdeki bir grup ajan var karşımızda.
Bu arada, ekibin merkezi tabii ki Los Angeles olsa da zaman zaman işleri gereği başka şehirlere uğradıkları da oluyor; söylemekte fayda var.
Karakter bazlı kadroya geçersek…
G. Callen: Özel Ajan Callen, ekipte kılıktan kılığa giren ve bildiği 6 dilin de yardımıyla genellikle  yeraltı dünyasına girerek ekibe yardımcı olan bir karakter. Ekibe girişi, dizinin başlamasıyla oluyor. Ayrıca, dizinin -her polisiyede garanti bulunan- geçmişi karışık polisi.
Karakteri, ilk başta Batman Forever ve Batman&Robin‘deki Robin rolüyle dikkatleri çeken, ama çıkışını da dizideki bu rolle yapanChris O’Donnell canlandırıyor.
Sam Hanna:  Sam, dizide Callen’ın ortağı ve o da özel ajan. Donanmadayken hem Afganistan’da, hem de Irak’ta çarpışmalara tanık olmuş. Ekipteki diğer ajanları kollayan ve teknolojinin de yardımıyla bilgi sağlayan bir gözetleme uzmanı.
Karakteri, neredeyse 30 yıldır oyunculuk yapan, şarkıcılık kariyeri de bulunan, aynı zamanda kadronun en ünlüsü olan LL Cool J canlandırıyor. Oyuncu, bu tanıtım yayınlandığında Image Ödülleri’nde “Drama Dalında En İyi Aktör” ödülünü aldı.
Kensi Blye: Ölmüş bir deniz askerinin çok zeki kızı ve adrenalin tutkunu bir özel ajan. Başta, yeraltı dünyası konusunda ve üstteki ikiliye olmak üzere, ekibin en büyük yardımcılarından.
Karakteri, ülkesi Portekiz’de oyunculuk yapan ve çıkışını bu diziyle gerçekleştirmiş olan Daniela Ruah canlandırıyor.
Marty Deeks: Avukatlıkla ilgili geçmişi de bulunan Marty, başta ekibe gizli işleri yürütürken ve katilleri bulmada kullanacakları bilgileri vermek üzere birkaç işe birden yarayan bir dedektif. G. Callen’dan sonra, en çok kendisiyle ilgili bir şey söylesem ispiyon vermiş olurum diyebileceğim de biri.
Karakteri, öncesindeki birkaç yılda birçok yapımda yer alsa da diğerleri gibi çıkışını bu diziyle yapan Eric Christian Olsen canlandırıyor.
Eric Beale: Ekibin bilgisayar kurdu. Yapılacak operasyonlarda, taktiksel ve teknolojik destek vermede üstüne olmayan, sahadakilerle, geri plandakiler arasındaki iletişimi kuran birisi.
Karakteri, ağırlıklı olarak tiyatro kariyeri bulunsa da TV’deki çıkışını bu diziyle yapmış Barrett Foa canlandırıyor.
Henrietta “Hetty” Lange: Ekibin başı ve birçok şeyi. Ben de dahil, diziyi izleyen pek çok kişinin en bayıldığı karakter olduğu söylenebilir. Hetty, mikro kameralardan arabalara kadar ekibin her türlü ihtiyacını sağlamanın yanında, -diğer polisyelerdeki ekip başları gibi- olan biten üstüne ekibinin arkasında duran da birisi. Marty’nin ekibe dahil olması onun sayesinde ve G. Callen ile aralarında değişik bir iletişim var.
Karakteri, Oscar ödüllü deneyimli oyuncu Linda Hunt canlandırıyor. Oyuncu, bu tanıtım yazıldığında Teen Choice Ödülleri’nde “Aksiyon: TV Aktristi” dalında 2 ödül kazandı.
Not 2: CSI ailesinde de daha önce olduğu gibi NCIS: LA de crossover dediğimiz dizilerin kesiştiği, bir oluşumun içinde yer aldı. Hem de diğerlerinden ayrı olarak, kendisi ile bağlı olmayan bir diziyle; Hawaii Five-0 ile. Dizideki Kensi Blye karakteri, yine CBS’te yayınlanan dizinin The Good Fight (2×06) adlı bölümüne konuk oldu.
Bir diğer kesişim (crossover) ise orijinal diziyle oldu. İki diziden de 2′şer karakterin (LA’den G. Calen ve Sam Hanna) diğer diziyi ziyaret etmesini gerektirecek türden bir olayla kesiştirme halloldu. Kesişim, 30 Nisan’da Hawaii’nin (2×21), 1 Mayıs 2012′de ise NCIS: LA’in (3×21) yayınladığı, toplamda 2 bölümle yapıldı ve bölümlerin iki dizideki adı da Touch of Deatholdu.
NCIS: LA, ismen NCIS’e bağlı olsa da yukarıda da dediğim gibi yapı olarak biraz ayrık bir dizi. Daha açık ifade etmek gerekirse, başta CSI ailesi olmak üzere polisiyelerin teknoloji kullanmaları ve kıldan, tüyden, nadir bulunan varlıklardan davaları çözmeleri her daim izleyenler arasında tartışma yaratan bir konu olmuştur. NCIS de -Amerikan halkının zekasını yormak istemeyen kitlesi dahil olmak üzere- geniş bir kitleye hitap eden, teknoloji ve detaya fazla girmeden olayları çözen bir dizi.
Ama NCIS: LA’de CSI ailesi kadar olmasa bile sahte kimlikler ve en gelişmiş teknolojiyi kullanmakta sakınca görmeyen bir ekip var. Bu nedenle de üzerinde “NCIS etkisi” olduğu ve onu izleyenlerin bunu yeterince kanıksadığı söylenemez. Tabii NCIS’in hemen ardından yayınlandığı için reytingi böyle giderse, bu yazıyı okuyan herkesi gömebilir; o ayrı. NCIS’i tenzih ediyorum.
Tabii tamamen haksızlık etmemek de lazım. Ekip içi dinamiğin, seçilen davaların orijinalliğinin ve dizideki oyunculukların izleyen için yeterli olmasının da payı var. Aynı zamanda zaman zaman duygusallığı da öne çıkardığı için, farklı şeyler isteyen izleyiciyi de tatmin edebiliyor.
Sonuçta bana göre, eğer polisiye izleyecek moddaysanız ben, 3 CSI’dan bi-ri-ni deneyin derim. Ama CSI’dan olmasın ve farklı bir şeyler olsun diyorsanız da NCIS’i deneyin. Ama o familyadan olsun, çok da uzun olmasın derseniz de NCIS: LA de tavsiye edilesi bir polisiye.
İzleyeceklere ya da izleyenlere iyi seyirler…
Bitirmeden önce: NCIS: LA açılışlarından bir kolaj videosu (0:50)
Kaynak: 22dakika.org - Yazı bana ait!
Devamını oku ...

Tanıtım: NCIS

Polisiye dizilerin duayen kanalı CBSCSI‘ın (2000) tutup da büyük popülarite kazanmasıyla birlikte, polisiye dizilere daha ağırlık veren bir kanal haline geldi. 10 sezon süren iki dizi, Law and Order : Criminal Intent (2001) ve CSI: Miami‘den (2002) sonra izleyiciler, 2003 yılında yeni bir diziyle daha buluştular: NCIS. Halen 10. sezonu devam eden ve bu bildiri yazıldığında 11. sezonu için de onay alan dizinin nasıl bir şey olduğunu öğrenmek isterseniz buyurun yazının devamına.

Uzun ismiyle Naval Criminal Investigative Service, Türkçe haliyle Deniz Kuvvetleri Kriminal Araştırma Servisi, yani bizim bildiğimiz haliyle NCIS de yukarıda ismi geçen diziler gibi her bölümü farklı bir olayın üzerine kurulu bir polisiye. Aynı zamanda da bir uzantı (spin-off)dizi.
1995-2005 yılları arasında 10 sezon süren JAG adlı bir başka CBS polisiyesinden üretildi. CSI Miami’nin CSI’dan, CSI:NY’un da CSI:Miami’den üretildiği gibi, dizideki ana karakterlerin, JAG’ın devam eden 8. sezonundaki 2 bölüme (8×20 ve 8×21) konuk olmasıyla da NCIS’in uyarlama altyapısı oluşturuldu. Zaten diziyi yaratan kişi, JAG’ın da yaratıcısı olan Donald P. Bellisario.
NCIS, başladığından beridir, farklı ödül törenlerinden 10 tane ödül kazansa ve 2 tane Emmy adaylığı olsa da Amerika’da reyting açısından birçok insanı -özellikle de beni- hayrete düşürecek şekilde popüler durumda. Hatta Amerika’da, 2011-2012 dizi sezonunun sonunda ortalamada en çok izlenen 3. program, en çok izlenen de 1. dizi oldu.  Öyle ki reytingleri böyle devam ederse, bu sezonu 1. program olarak bitirecek. Bu arada, ilk sezonunda 26. iken, gittikçe reytingini koruyarak ya da artırarak buraya geldiğini belirtmekte fayda var.
Not: NCIS, ülkemizde Digitürk bünyesindeki Dizimax Vice kanalı tarafından yayınlanıyor. Ama Fox Crime‘ın bünyesinde de farklı sezondan giderek yayınlanmakta. Ayrıca, Amerika’da başlangıcından beri geçen 10 yılda, saatinde hiç değişiklik yaşamadı. Salı günü 20:00′da yayınlanıyor.
Not 2: CSI ve Law Order’da da olduğu gibi dizinin başarısının ardından, NCIS: LA adlı bir başka uzantı başladı. 2009 yılında başlayan dizi, bu bildiri yazıldığında 4. sezonunu devam ettiriyor ve NCIS bittikten sonra yayınlanıyor.
Giriş kısmını burada kesip, dizinin konusuyla ve karakter bazlı kadrosuyla devam edelim:
NCIS, açılımından da anlaşılabileceği gibi Deniz Kuvvetleri üzerine kurulu bir dizi. Daha doğrusu Deniz Kuvvetleri’ne mensup kişilerin karıştığı ya da askeri yapı içinde ekibi ilgilendirebilecek türden davalara bakan bir ekip üzerine kurulu. Deniz kazaları, denizaltılar, çevreciler ve çok daha fazlasını kapsamasıyla, ilgi alanı aslında baya geniş bir dizi. Diğer dizilerde olduğu gibi bölüm içinde biten davalar olduğu gibi, birden fazla bölüme sarkan ya da aynı bölümde bağlantılı ya da bağlantısız davalara bakma olayı da var.
Bu arada, söylemekte fayda var; ekibin merkezi Washington olsa da zaman zaman işleri gereği başka şehirlere uğradıkları da oluyor.
Leroy Jethro Gibbs: NCIS’te ekibin başı ve dizinin bel kemiği. Polisiye dizilerde her daim bulunan, ekibine çok bağlı ama gerektiğinde de posta koymasını çok iyi bilen biri olduğu söylenebilir. Daha doğrusu, suçlular ve ekibi dahil karşısındakilere değişik şekillerde ve açılarda karşılık vermekte. Karizması da yerinde biri; ama karşı cinsle evlilik denen kurum çerçevesinde işleri yürütebildiği söylenemez. Haliyle de işine epey bağlı.
Karakteri, deneyimli oyuncu Mark Harmon canlandırıyor.
Caitlin ToddEkibe ilk bölümde katılan Todd, önceki biriminden geçerli sebebinden dolayı ayrılacakken, Gibbs tarafından ekibe alınıyor. Kısa sürede ekibe alışan ve olayların psikolojik altyapısına girmeyi seven biri. Daha çok DiNozzo ile ortak durumunda ve onunla didişmekten hoşlanıyor.
Dizideki karakteri, Sasha Alexander canlandırıyor. Kendisini Rizzoli and Isles‘tan tanıyanlar için “nasılını bilmek ve görmek de önemli” diyorum.
Tony DiNozzoEkibin bir diğer kıdemlisi ve dizinin izleyenlerce en sevilen parçalarından. DiNozzo, ekibin, her polisiye dizide mutlaka bulunan ekibin başındaki kişi gibi olmak isteyen, ailesiyle arası iyi olmadığı kadar kadınlarla arası iyi olan parçası. Kendisi için “cinayetten anlıyor”  desem, ilk aşamada yeterli olur. Todd ile didişmekten onun da zevk aldığı söylenebilir.
Karakteri, çıkışını Dark Angel ile yapmış olan Michael Weatherly canlandırıyor.

Abby Sciuto: Gotik bir görünüş ve giyinimle, dövmeleriyle dizide arz-ı endam eden, ilginç denilebilecek ve yapımın da ilgimi en çok çektiğini söyleyebileceğim karakteri. Dizinin, DNA ya da balistik gibi kriminal işleriyle uğraşan parçası. Ayrıca ekipte diğerlerine göre Gibbs ile de arası bayağı iyi.
Karakteri, öncesinde birçok yapımda irili-ufaklı rollerde yer alsa da asıl çıkışını bu diziyle yapan Pauley Perrette canlandırıyor.

Timothy McGeeEkibin çaylağı. DiNozzo ya da Todd’un uğraşmaktan zevk aldığı, Gibbs’in de zamanla saygısını kazanan, MIT mezunu olduğunu söylemekten hoşlanan ekip elemanı. İş olarak daha çok Gibbs ve Abby ile çeşitli alanlarda iş birliği yaptığı söylenebilir. DiNozzo kadar olmasa da başta Abby olmak üzere karşı cinsle de güzel yürüttüğü bir ilişkisi var.
Karakteri, bundan önce JAG’de canlandırdığı farklı bir rolle tanınanSean Murray canlandırıyor.
Donald “Ducky” MullardEkibin deneyimli adli tabip başkanı. Yani her polisiyede gördüğümüz kadavralarla uğraşan kişi olduğu söylenebilir. Ama psikolojiye de meraklı olan ve ölülerle konuşmayı seven de bir tip. Gibbs’i yıllardır tanıyan ve arasının en iyi olduğu kişi. McGee ile de yakın bir ilişkisi var.
Karakteri, deneyimli oyuncu David McCallum canlandırıyor.


NCIS, her bölümü farklı olaylara dayanan formüllü polisiyelerden olsa da diğerlerinden kendini ayırmasını bilen bir dizi. Daha açık olmak gerekirse, başta CSI ailesi olmak üzere polisiyelerin teknoloji kullanmaları ve kıldan, tüyden, nadir bulunan varlıklardan davaları çözmeleri her daim izleyenler arasında tartışma yaratan bir konu olmuştur.
NCIS, tabiri caizse, teknolojiye diğerleri kadar bel bağlamayıp, insanların zekasını da zorlamayan bir polisiye. Yapılan bilimsel açıklamalar ya da somut teknikler daha gerçekçi görünen ve anlaşılır şeyler. Zaten, polisiye manyağı Amerikan halkının bu kadar çok sevmesinin altında da bunun olduğunu düşünüyorum.
Tabii bunda ekip içi dinamiğin, seçilen davaların orijinalliğinin ve dizideki oyunculukların  iyi olmasının da payı var. Beri yandan, zaman zaman duygusallığı da öne çıkardığı için farklı şeyler isteyen izleyiciyi de tatmin edebiliyor.
Tüm bunlar bakımından, 3 CSI ya da diğer polisiyeler içinde CSI: Las Vegas‘a daha çok benzetilir ya da karşılaştırılır; ama bence buna gerek yok. Hatta hiç, ama hiç gerek yok. İkisi ayrı şey! Peki diğer polisiyeler gibi bunu hiç mi eleştiren yok? Herkes salyasını akıtıp izlemiyor tabii ki; o da var.
Kadın-erkek ilişkileri ve çatışmaları ya da Amerika’nın kanayan yarası 11 Eylül’ü ele alışı gibi dizide ele alınan konular nedeniyle, ülke içinden ya da dışından eleştirildiği oluyor. Hatta dizinin başlarında ekipte daimi bir zenci eleman olmadığı için diziye “ırkçı” diyen bile oldu. Ama öyle ya da böyle, NCIS’ın şimdiki konumu düşünülürse, sorunlarını bayağı aştığı da söylenebilir.
Sonuçta bana göre, eğer uzun soluklu polisiye arayan birisiyseniz, ben, daha önce tanıtımını yaptığımız 3 CSI’dan bi-ri-ni deneyin derim. Ama CSI’dan olmasın ve uzun olsun diyorsanız da NCIS, kesinlikle izlenmesi için tavsiye edilesi bir polisiye. İzleyeceklere ya da izleyenlere iyi seyirler…
Bitirmeden önce: Dizide 10 sezon boyu kullanılan açılış jeneriklerinden oluşan bir video 
Kaynak: 22dakika.org - Yazı bana ait!
Devamını oku ...

Tanıtım: Titanic Blood and Steel


Bir zamanlar takvim 1912 yılının 15 Nisan’ıyken o dönemin en büyük transatlantiği Titanic, bir buzdağına çarpıp da denizi boyladı ve yüzlerce insan hayatını kaybetti. Titanic’i ve hikayesini az-çok biliyorsunuzdur zaten. Üstüne pek çok şey yazıldı, çizildi ve çekildi. Hala da yapılıyor. İşte, dünyayı bu derece etkileyen ve kendini konuşturan bu felaketin ardından 100 yıldan fazla zaman geçti.
2012 yılındaki 100. yıla ithafen 1997 yapımı ünlü Titanic filmi 3 boyutlu olarak yeniden vizyona girdi. Çeşitli belgeseller çekilip programlar da yayınlandı. Asya geneline yayın yapan ve Amerikalı A&E kanalının yan kanalı olan History Asia ise diziyi kendince anmak için karşımıza Titanic:Blood and Steel adında bir mini diziyi getirdi. Peki nasıl bir dizi ve diğer yapımlardan farklılığı ne?
Efsane nasıl var oldu?
Titanic denince akla direk batması gelmekte. Hatta 100. yıl kapsamında bunun üstüne kurulu 4 bölümlük birmini dizi Titanic de çekildi. Ama bizimki ünlü geminin batışı değil, temelinde kaçınılmaz sona giderken yaşananlar, yani “yapılışı” üzerine kurulu bir yapım. Toplamda da 12 bölümü var.
Ek: Dizi ülkemizde TV2‘de dublajlı olarak yayınlandı. İzlediğim dizilerin dublajına katlanamayan biriyim. Ama önceden izlediğim bir dizi olmadığı için mi yoksa bu dizide sahiden kıvırdıkları için mi bilmiyorum, dublaj gözüme batmadı ve ben de dublajlı izledim. Kanalın dublajlarını bilenler için de diğerleriyle alakası yok diyebilirim. Eğer siz de dublajlı takip etmek isterseniz buraya bakabilirsiniz.
Tanıtımın bundan sonrasına konuyla, onu da içine ana karakterleri alarak devam edeyim:
** Titanic, yapımına başlanıp da bitirildiği yaklaşık 3 yılını (1909-12) Kuzey İrlanda bölgesinin merkezi Belfastkentinde geçirdi.
* Mark Muir: Alanında uzman, gemiler ve özellikle çelikten iyi anlayan bir metalurji uzmanı. Ama sevdiği işini ve göz koyduğu Titanic’i yapmak için dinini ve oldukça karışık geçmişini saklamak zorunda. Çünkü o, Protestanların hakim olduğu, Katoliklerin 2. sınıf insan muamelesi gördüğü ve ahlaki kuralların sıkı olduğu Belfast’taki bir Katolik. Ama bir insanın bildiği ve unutmaması gereken bir şey varsa, o da geçmişin birinin peşini asla bırakmadığı. Muir de Titanic’in gölgesinde hayatı karışmaya başlayan birisi.
Not: Ünlü transatlantiğin batma nedenleriyle daha çok Muir sayesinde yüzleşme imkanı buluyoruz. Karakteri, genelin Gossip Girl sayesinde tanıdığı Kevin Zegers canlandırıyor.
* Sofia Silvestri: Titanic’i yapan şirkette çalışan, dolayısıyla Muir ile tanışıklığı olan, dizinin de aşk kolunu oluşturan karakter. Sofia gibi ailesi de işçi kökenine tabi ve Titanic’in gölgesinin altındalar. O dönemde Belfast’ta etkili olan bir diğer konuysa, işçi ve kadın hakları nedeniyle yaşanan alt-üst sınıf kavgası. Burada da Sofia ve çevresi üzerinden işliyorlar. Karakteri, İtalya merkezli bir kariyeri olan Alessandra Mastronardi canlandırıyor.
* Lord Pirrie: Gemiyi yapan White Star şirketinin başındaki kişi. Prensipli, dürüst ve Muir başta olmak üzere açık fikirli olan Pirrie, buna rağmen gemiyi zamanında yetiştirmek için “gerekenleri” yapmaktan çekinmeyen türden biri. O dönem gündemdeki bir diğer konuysa, İrlanda’nın bağımsızlığı. Lord da krallığa bağlı olsa da, içten içte destekleyen bir adam. Karakteri emektar oyuncu Derek Jacobi canlandırıyor.
Not: Büyük Britanya Krallığı günümüzde özerk 4 kısımdan oluşmaktadır: İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda. Belfast’ın da  içinde yer aldığı İrlanda adası, o dönem tamamen krallığa aitti. 1920-21 yillarında, adanın bir kısmı Kuzey İrlanda adında krallığa bağlı kalırken, kalanında bildiğimiz adıyla İrlanda Cumhuriyeti kuruldu. Dizinin geçtiği 1909-1912 dönemi, bu amaçla siyasi ve toplumsal anlamda seslerin yükselmeye başladığı dönem oluyor.
Yukarıdaki 3 karakter yapımın “en ana” karakterleri, ama bir dizi Titanic gibi bir hikayeye ve bahsettiğim konulara sahipse tahmin edersiniz ki çok daha fazlası da var: Sofia’nın ailesi, işçi sınıfının önde gelenleri, gemiyi yapan şirketin önde gelenleri, geminin finansörü J.P. Morgan veya Titanic’i gazetelere “pazarlayan” gazeteci Joanna (Çığlık serisinden Neve Campbell, ki Muir ile ikisi en sevdiğim karakterler) gibi…
J.P Morgan – Lord Pirrie – Joanna – Mark Muir
Kalabalık bir kadrosu ve karmaşık bir yapısı var gibi görünse de buna alışması 2, belki 3 bölüm sürüyor. Zaten var olan kadro ve gayet yeterli oyunculukları da bunu kolaylaştırıyor. Finaline kadar işlenen ve yukarıda da birazını bahsettiğim konuları da sağlam şekilde bir sona erdirmekte. Hatta bazı detaylarda ayakları yere fazla sağlam basıyor. Velhasıl, eğer Titanic efsanesine ilgi duyuyorsanız ve batışına değil de o kaçınılmaz felakete giden yolda yaşananları öğrenmek istiyorsanız Titanic: Blood and Steel, bu bakımdan oldukça doyurucu bir dizi. Tavsiyedir…
#Söylemezsem çatlarım: Dizinin sonunda “bazı” karakterler de Titanic’e biniyor. Hatta ben bir tanesi yüzünden duvar çarpmışa döndüm en nihayetinde. Geçmişler ola…
Devamını oku ...

Tanıtım: Queer As Folk


Amerika'nın sevilen kanallarından Showtime, henüz bu kadar Showtime değilken ama halen güzel diziler yayınlayan bir kanalken, karşımıza Queer as Folk adlı bir diziyi getirmişti. Yapım 2000-2005 arasında 5 sezon boyunca yayınını sürdürdü ve Amerika'nın ilk,  eşcinsel kadın ve erkekler üzerine kurulu uzun süreli drama dizisi olma özelliğini taşıyor. Yani, eğer homofobik biriyseniz ve yazıya devam edecekseniz, buradan sonra okuyacaklarınızın bünyenizde yaratması muhtemel olan etkiden sorumlu değilim.
Nasıl bir dizidir bu Queer as Folk?
Dizi, henüz bizim seviyemize ulaşamasalar da uyarlama yapmayı seven Amerikalıların İngilizlerin aynı isimli ve benzer temalı dizisinden uyarlanmış bir yapım. Genel itibarıyla 5 eşcinsel erkek ve bir lezbiyen çiftin arkadaşlıkları, aşkları ve yaşadıkları üzerine kurulu. Ama eşcinsel hakları veya AIDS gibi konulara da hikayeyle bağlantılı ya da bağlantısız olarak değiniliyor. Yer olarak da Pittsburgh şehri seçilmiş. Toplamda 83 bölüm kadar sürüyor ve Divxplanet'teki altyazıları da tam.
Not: Dizi bir vakitler, henüz ülkemizde sansür kelimesi pek bilinmezken Dizimax'te yayınlanmaya başlamış ama ömrü 3 bölüm sürebilmiş. Nedeni malumunuz...
Not 2: Dizi Kanada'da da ortak yapım usulü Showcase kanalında da yayınlandı. Hatta Amerika'ya oranla daha fazla ilgi görmüş ve dizi bitince Kanada kanalı diziyi kendisi devam ettirmek istemiş. Ama yayın haklarının çoğu Showtime'da olduğu ve kanal diziyi tadında bırakmak istediği için kabul etmeyince 5. sezondan sonra devam etmedi. Tabii ki ayağı yere basan bir finali var.
Buradan sonrasını karakterler üzerinden anlatmayı düşünüyorum, çünkü "içerik" zenginliği nedeniyle beklenilenden ya da istediğimden daha uzun bir şey çıkabilir.
Brian, 29 yaşında başarılı bir reklamcı. Aynı gömleği 2. kez giyiyor mu bilmiyorum ama aynı erkekle 2. kez yatmadığı bir ritüele sahip ve hayatından da oldukça memnun. Yakışıklı, kendini beğenmiş, erkeklerin kalbini kırmaya bayılıyor ve ukala. Ama 30 yaş sendromu var.
Michael, Brian'ın çizgi roman manyağı çocukluk arkadaşı. Kendisini destekleyen bir ailesi olsa da bedeninde, çalıştığı yerde gerçek kimliğini gizlemenin verdiği bir ağırlık var. Daha güzeli, Brian ile arasındakileri olamamışları çözümleyememekten gelme başka bir ağırlık var. 2.'sinin altında ne zaman kalacağı merak edilesi...
Emmett, dizinin en umuma açık eşcinseli. Kimliğinden utanmayan ve saklama gereği duymayan Emmett, giyim ve davranışlarıyla dikkati çeken ve zaman zaman bundan dolayı zorlanan biri. Ayrıca dizinin hal, tavır ve esprileriyle en eğlenceli karakteri.
Ted, dizinin bahtsızı. Orta yaşlı, iyi kalpli ama kendine güveni eksik ve insanı sıkabiliyor. En azından beni baydığı oldu. Dolayısıyla erkek ilgisini üstüne çekememekte ve durgun sex hayatından hiç hoşlanmamakta. Bu nedenle de Brian'ı eleştirmekten çekinmemekte. Durumunun Michael ile alakası da cabası...
Justin, Brian'ın kadrolusu. İkili dizinin ilk bölümünde, Brian'ın arkadaşlarıyla çıktığı gecede tanışıp one-night-stand yaptıktan ve 17 yaşındaki liselinin bekareti gittikten sonra Brian'ın kurtulamadığı ama sonrasında da alışmaya başladığı kişi. Homofobik bir babası ve oğlunun durumunu kabullenmek için uğraş veren bir annesi var.
Lindsay ve Melanie, dizinin lezbiyen çifti. Ailelerini genişletme çabaları çerçevesinde Lindsay, Brian'ın spermlerini kullanarak hamile kalmış. Bebek ve Brian'ın hayatlarında olması onlara dizide düşen pay. Lindsay/Brian kimyası ise ayrı bir olay.
Debbie,  Michael'ın annesi. Oğlunun eşcinselliğinden rahatsız olmayan ve destekleyen, diğer karakterlerle de içli-dışlı biri. İşlettiği kafe dizideki uğrak mekanlardan. Kardeşi Vic'in AIDS olması de cabası...
Dizi, yapısı ve kanalı gereği +16, belki de +18 bir yapım. Ama Spartacus'ü bilen ve izleyen zihniyetin bunu izleyemeyeceği söylenemez. Dizi, kanalının şimdiki adına yaraşır bir yapım ve oyunculukları da yerinde. Konu çeşitliliği ve müzikleriyle kendinden söz ettirmesi de cabası. Velhasıl, eğer homofobik değilseniz ve farklı tarzda bir yapıma ayıracak vaktiniz varsa buyurun izleyin. Hoş, homofobikseniz de izlemekle kıyamet kopmayacağına ve AIDS kapmayacağınıza göre ortada bir sorun olmaz bence. İyi seyirler.
Devamını oku ...

27 Nisan 2013 Cumartesi

İnceleme: Da Vinci's Demons'a İlk Bakış

url10-600x809

Amerikan kablolu kanal Starz, türünü fantastik tarih olarak tanımladığı, çok önceden siparişini verdiği ve bir süredir de özenle hazırladığı dizisi Da Vinci’s Demons‘ı nihayet 12 Nisan’da karşımıza getirdi. Dizinin arkasında Batman üçlemesinin senaristi David S. Goyer, merkezinde de tarihin en dikkat çekici sanatçılarından Leonardo da Vinci olunca, birçok insan diziyi zaten merakla bekliyordu. Ben de bunlardan biri olarak ilk 2 bölümü izledim ve üzerine bir şeyler yazayım dedim.
Yazıyı belli başlıklar üstünden götürmeyi planlıyorum. Tabii ki, aslında mecburen spoiler (ispiyon) olacak, onu da şimdiden belirteyim; sonra sorun yaşamayalım.

1) Starz:

Tanıtım için yeterince arkasında durduğunu düşünüyorum. Game of Thrones gibi sezon öncesi 40 tane video yayınlamadı ve haberleri  iyi yönetti. Zaten ilgi çekecek yapıdaki bir diziyi, bir de Spartacus‘ün finalinin arkasından yayınlayarak da sağlam bir giriş yaptırdı. Yorumlardan anladığım kadarıyla birçok kişide “Spartacus’ün boşluğunun üstüne…” lafları dolanıyor, bu açıdan güzel oldu.
Peki, bu sezon niye 8 bölüm allasen? Tamam, bir Türk dizisi zaten istemiyorum, 22 bölümlük klasik Amerikan dizilerinden de olmasın. Ama bari 10 olsun, 12 falan olsun. İnsan biraz Showtime, HBO falan örnek alıverir… Projenin arka sırasında dizileri hep kısa sezonlara sahip İngiliz milletinin familyasına tabi BBC Worldwide da var; aklıma bir o geliyor.
Ek: Dizinin bizim ülkedeki yayın hakları FX kanalında. Hatta ertesi gün 00:00′da ilk yayınla girdiler bile. Oradan izlemedim ama biraz baktığım kadarıyla, bir Cnbc-e sansürü gibi sansür yok dizide. Gerçi siz yine de altyazıyla devam edin, maceraya gerek yok derim ben.
Ek2: Dizinin FX’e gelmesi üzerine haftasonu Hürriyet‘te Tom Riley (da Vinci), Laura Haddock (Lucrezia) ve senarist David S. Goyer ile yapılmış bir röportaj da çıktı.
Ek3: Dizinin ilk bölümünün ardından, daha ikincisi bile yayınlanmadan 2. sezon onayı geldi. Da Vinci 2014′te de bizimle olmaya devam edecek.

2) Leonardo Da Vinci:

Sizi bilmem de ben sevdim bu Vinci’yi. Hareketli ve ukala bir Leonardo beklemiyordum, ondan olsa gerek.  Karakterin kendisini de hayatını da ilgi çekici ve ilginç kılmayı başarmışlar. Başrol Tom Riley de o sevdiğim aksanıyla cuk oturmuş, yani seçim açısından başarılı bir aktör. Hoş, kadro genel anlamda iyi oturmuş ama ben Vinci’yi daha çok sevdim.
Yazın “Aksiyon adamı Leonardo’yu izleyeceksiniz” dediklerinde biraz tırsmıştım. Risk gibi gelmişti ve dizi beklediğim gibi çıkmasaydı ciddi bozulurdum. Bir de üstüne merkezde Mitraizm tarzı bir yapının olacağını söylediler. Ne diyorsun sen derseniz:
#Mitraizm: Sadece oldukça gizli olan bir grubun üyelerine açıklanan bir sır etrafında gelişmiş mistik bir kült. Özellikle de Romalılarda yaygındır.
Yani bizim Yaprak Kitabı’ndan, Vatikan’ın gizli emellerinden ve Türk’ten bahsediyorum. Daha doğrusu temeli İstanbul’a dayanan bir karakter eklemelerinden. Tabii bizim medya kısa sürede balıklama at-la-, tahmin edersiniz. Da Vinci’yi “Seçilmiş Kişi” kalıbına sokmasına biraz güldüm ama olaya macera ve sır katmak için bir yerden girmek lazımdı, Goyer buradan girmek istemiş. Olur.
Peki ne olacak bu Vinci’ye?
Yaprak Kitabı etrafında bir mücadele ve karmaşa Medici ailesini de içine alarak yürüyüp gidecek gibi duruyor. Ama tarihe göre Leonardo’nun 1476-1478 arası hayatı kayıp gibi bir şey. Dizi de ne tesadüfdür ki (?!) şu an itibarıyla tam da bu zaman aralığında geçiyor. Nedeninden altta da biraz bahsettim. Dolayısıyla en azından sezonun kalan 6 bölümünde nelerle karşılaşacağımız David S. Goyer‘e kalmış gibi bir şey. Sonumuz, pardon Leonardo’nun sonu hayrolsun diyeyim ben…

3) Kadınlar: 

Leonardo da Vinci cinsel kimliği tam olarak bilinmeyen bir isim. Bilindik bir evliliği ya da sevgilisi yok. Dolayısıyla da cinsel kimliği tarihçilerin hala tartıştığı bir konu. Ama interneti biraz karıştırırsanız da fark edersiniz, da Vinci’nin eşcinsel olduğunu iddia eden, hetero olduğunu iddia edenlerden daha fazla. Adamlar bir yerlerinden de sallamıyorlar tabii ki…
Leonardo da Vinci henüz 24 yaşındayken, yani 1476′da, o dönemki mahkeme kayıtlarına göre 3 kişiyle birlikte sodomi yüzünden yargılanmış. Hatta beraberinde yargılandığı kişilerden biri Medici ailesine çok yakın yakın olduğu için Lorenzo‘nun veya o düşman başına babasının etkisiyle mahkemeye delil yetersizliği kararı verdirttiği de iddialar arasında…
LEONARDO-DA-VINCI-TOM-RILEY-HOLLYWOOD-SPY-DA-VINCIS-DEMONS1
Ama benim bu dediğim olaylar, tarihe göre Milan Dükü öteki tarafa bileti sadece gidiş olarak aldığı olaydan önce yaşandı. Üstüne de bizimki dizide bir erkeği nazikçe geri çevirdi. Yetmedi Lucrezia Donati ile ilk bölümden yatağa da girdi. Bu yüzden dizide hetero kimliğine yöneldiklerini düşünüyorum. Garipsemişliğim de yok ama merakım baki kaldı. İleride işleri bu yönde karıştırırlar mı acaba? Lucrezia ve Clarice de varken? Bakalım…
Gerçi bu adam üreme faaliyetlerini iğrenç bulduğunu özellikle dile getiren ve bu sayede Freud’un bile ilgisini çeken biri, o da ayrı…
** Sizi bilmem de ben Lucrezia’nın casusluğunu yemedim, yani tahmin edilebilirdi. Sanki orası biraz hafif kaçtı.
** Assassin Creed 2: 
Diziyi izleyen birkaç kişinin macera oyunuyla benzerlik taşıdığıyla ilgili düşündüklerini gördüm. Oyunla öyle içli dışlı biri değilim, ama içimde kalmasın: İkisi de tarih üzerine kurulu ve mecburi bir grafik kullanımı var. Elbette çıkar ortak noktalar. Zaten İtalya Film Komitesi yüzünden adamlar diziyi Floransa’da bile çekemiyorlar, Galler bölgesindeler. Bence zorlamayıp keyfini çıkarmak lazım…
Evet, benim 2 bölüm itibarıyla diziyle ilgili yazacaklarım bu şekilde. Güzel gittiğini düşündüğüm bir dizi ve umarım bundan sonra da hem reytingini korur, hem de tarzını bozmaz, ki bu sayede uzun ömürlü de olur…
aytac@birdizihaber.com
Devamını oku ...

7 Nisan 2013 Pazar

Tanıtım: The Lying Game



Ulusal kanal ABC’nin çocuklarından olan ABC Family, daha çok gençlere yönelik dizi üreten bir kanal. Gossip Girl ya da The Vampire Diaries gibi dizileri yayınlayan The CW’dan da hallice. Onun kadar popüler olmasa da zamanında Kyle XY ile başlayan bilinirlik sürecinde Pretty Little Liars ile tavan yaptı. Dizinin çok sevilmesi üzerine harekete geçen ve uyanıklık yapan yapımcılar, kitap uyarlaması dizinin yazarının yazdığı diğer seri olan The Lying Game‘i de dizi olarak uyarlamaya karar verdiler. Eh, bu etiketle başlayınca da dikkat çekmesi kaçınılmaz oldu. Ben de oturmuş izlemiş ahaliden olarak, dizi için bir tanıtım yazayım dedim.

Dizinin kanalı için The CW’dan hallice demiştim. Bu dizi için de yazar tarzını değiştirmemiş, Pretty Little Liars’tan hallice olmuş denilebilir. Hatta yemeyip içmeyip kitap yazdığından şimdiden seri için 6 kitap çıkmış durumda. Pretty Little Liars’ın şu an 12’de olduğuna ve geldiği noktaya bakılırsa varın gerisini siz düşünün… En iyisi ben lafı fazla dolandırmadan biraz da konuya girişeyim:
 

The Lying Game, ikiz kardeşler Emma ve Sutton üzerine kurulu. Yıllar önce doğum sırasında annelerinden ve birbirlerinden ayrılmış, başka ailede (Sutton)/ailelerde (Emma) yetişmiş 2 kız… Tabii yıllar içinde ikisinin ortak tek yanı da görünüşleri kalmış. Zengin-fakir, iyi-kötü, çalışkan-sorumsuz derken birbirlerinin zıttı olmuşlar. Ama nasıl olmuşsa da olmuş, bu ikisi birbirlerini bulmuş. Dizi de bunun üstüne başlıyor zaten. Sıradaki hedefse el ele verip annelerini bulmak. Haliyle de kimliği belli olmayan babalarını… Ama işte biz dizi izlediğimiz için işler tam da “bu” noktada karışıyor.

Kardeşlerin fakir ama onurlusu olan Emma, yanında kaldığı berbat ailedeki kardeşi tarafından taciz edilmekten son anda kendini kurtarıyor. Bir de öğreniyor ki aynı insandan mütevellit bir hırsızlık suçlaması  da üzerine kalmış. Bunun üstüne de kaldığı yeri terk edip kendini aniden yollara atıyor. Kime gideceğini tahmin etmek için de kâhin olmaya gerek yok. Sutton öz ve ikiz kardeşini karşısında görünce cin kafasını çalıştırıp annelerine yönelik bir arayışa çıkmak için üzerinde durduğu ipucunu kullanarak ve kardeşini ikna edip yerine geçirerek Los Angeles’a gidiyor.
 

Emma da Sutton’ın hayatını içindekilere birlikte aynen devralmış oluyor.. Hatta görünürdeki erkek arkadaşı ve gizli erkek arkadaşına kadar… Eh, yıllar yılı görmediğin birinin yerine geçmek kolay olmasa gerek. Bunun ailesi var, en yakın arkadaşları var, okuldaki düşmanları var, hatta ikizlerin varlığını bilip de gerçekleri saklamak için kızların arkasından iş çevireni var. Dahası bile var… Emma 2-3 gün diye girdiği Sutton profilinde kardeşinin planlarının uzaması nedeniyle sıkışınca işler daha da renkleniyor. Sutton aslında neler karıştırıyor, Emma yakalanacak mı, kim anlayacak, kızların ikiz olduğunun ortaya çıkmaması için uğraşanlar derken de dizi akıp gidiyor.
 
Yakın arkadaş: Mads, Gizli sevgili: EthanEmma (Sutton), Kız kardeş: Laurel

The Lying Game tarz olarak Pretty Little Liars’tan hallice olabilir, doğru, ama “onun kadar” da değil. Arkası yarın bölümlerini iyi kurgulamayı ve merak duygusunu kamçılamayı iyi biliyor. İlk başta hala severek izlediğim PLL’ın yazarının dizisi diye katlanırken dizi, çizgisini de bölümler geçtikçe artırarak gittiğinden artık severek izlemeye başladım. Hele şu sıralar devam eden 2. sezonu bana göre ilkinden daha başarılı gidiyor. Ama beklentiyi de çok fazla üst seviyelere çıkarmış olmayayım.

The-Lying-Game-3-the-lying-game-tv-series-28068540-570-321

Dizideki karakterlerin insanlardan farklı tepkiler alabilecek türden bir yapıları var bana göre. Misal erkek ana karakter Ethan’a hala alışamadım. Ama dizideki yan karakterleri katmak için cast çalışmalarını kim yaptıysa eline+gözüne sağlık. Bir de ikizleri oynayan Alexandra Chando, cadı Sutton’ı bu kadar iyi oynarken melek Emma niye gözüme batmakta mesela? Karakterin iyilik melekliği durumundandır belki de… 2 sezon oldu bunu da hala anlamış değilim. Oyunculuklar için genel anlamda bir gençlik dizisinden ne bekliyorsanız o, denilebilir. Sırıttığı söylenemez ama arşivlik de değiller işte.

Velhasıl, eğer yeni bir gençlik dizisi arıyorsanız ya da Pretty Little Liars izleyen/izlemeyi düşünen biriyseniz buna da şans verebilirsiniz. Şiddetsiz olsa da tavsiyedir. İyi seyirler.

Kaynak: Birdizihaber.com - Yazı bana ait!
Devamını oku ...